Ekspresyonist (Dışavurumcu) Sanat Anlayışına Dair Notlar 16 Ekim 2019

Birinci Dünya Savaşı sonrası bilim ve teknolojide yaşanan hızlı gelişmelerden memnun olmayan, doğayı seven ve ahlak kurallarının tamamen yok olmasından endişe duyan insanlar Almanya’da bir araya gelerek empresyonizm yani izlenimciliğin karşısında yer aldılar. Ruhsal devinimlerini sanat eserlerine aktarmak gibi bir amaç gütmeyen izlenimciler, yalnızca gerçeği tanıtmak, gördüklerini aktarmak istiyorlardı. İzlenimcilerin estetiğine tepki gösteren herkes kısa sürede ekspresyonist yani dışavurumcu olarak anılmaya başladı.

Doğanın olduğu gibi aktarılmadığı, onun yerine duyguların, kişinin iç dünyasının ön plana çıkarıldığı bir sanat akımı olan dışavurumculuk, 20. yüzyılda Almanya’da ortaya çıkmıştır. Akım, sanatçının kendine özgü görüşü üzerinde durmaktadır ve üsluptan bağımsız olarak, sanat yapıtında düşünceyi ya da duyguyu dışa vurmayı amaçlamaktadır.

Dışavurumculuk, hemen hemen her sanat dalında kendine yer edinmiş ve temsilci toplamıştır. Resim, edebiyat, müzik, sinema, mimari ve heykel gibi sanat dallarında kendine yer bulan dışavurumcu anlayış, insanlar tarafından kısa sürede benimsenmiş; Edvard Munch, James Ensor, Oscar Kokoschka, Franz Kafka ve Robert Weine gibi sanatçılar bu akıma öncülük etmiştir.

Resimde dışavurumculuk; bozulmuş çizgiler, şekiller ve abartılı renklerle aktarılmaya çalışılır. Edvard Munch tarafından resmedilen Çığlık adlı ünlü tablo,  dışavurumculuk akımının önemli ve en çok bilinen temsilcilerindendir. Almanya’da kurulan Die Brücke(Köprü) ve Der Blaue Reiter(Mavi Süvari) isimli gruplar akımın doğmasında ve gelişmesinde önemli rol oynamışlardır.

Edebiyata bakıldığında Almanca yazılan birçok romanın dışavurumcu bir etkiye kapıldığı gözlemlenir. Franz Kafka tarafından Almanca yazılmış romanlar dışavurumcu olarak nitelendirilmiştir. Şiirde de etkisini gösteren akım, Georg Trakl, Georg Heym, Ernst Stadler, Thomas Stearns Eliot ve James Joyce gibi sanatçılar tarafından benimsenmiştir.

Mimariye gelindiğinde ise dışavurumculuk Bauhaus okuluyla paralellikler taşıdığı gibi kendine özgü dinamiklere de sahiptir. Bireysel ve dolayısıyla da duygusal tasarım anlayışı, dışavurumcu mimarinin temelini oluşturur.

Erich Mendelsohn'un Berlin Potsdam’da bulunan Einstein Kulesi ve Hans Poelzig tarafından tasarlanan ve yine Berlin’de olan Große Schauspielhaus tiyatrosunun iç dekorasyonu dışavurumcu mimarinin en önemli örnekleri olarak bilinir.

Nazi yönetiminin başa geçmesinin ardından dışavurumcu sanat yok olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra birçok dışavurumcu sanatçının da bu savaşta kaybedilmesinin bir sonucuyla dışavurumcu sanat yeniden canlanmıştır.

Günümüzde dışavurumculuk; kübist, minimalist ya da fütürist anlayışlarla da özdeşleşerek temel bir sanatsal ifade şeklinde etkisini sürdürmektedir.

Yapılarda düşünce ve duyguların dışa vurumu 20. yüzyılda Almanya'da ortaya çıkmıştır.